Kabusa Dönen Yolculuk

National Geographic Channel’da seyrederdim Kabusa Dönen Yolculuklar belgeselini. Hiç benim de başıma benzeri geleceğini düşünmemiştim. Ta ki Mısır’a daha önce kullanılmış tek seferlik vize ile gidene kadar. Vizesiz seyahat edince öyle birkaç evrak işi nasılsa hallolur, ilk uçakla da geri gönderirler diyemiyormuşsunuz. Hele gittiğiniz yer bir Ortadoğu ülkesi ise. Evet, şu anda Kahire havaalanı nezaretindeyim. Seyahatim pek de planladığım gibi gitmedi. Anladığım kadarı ile bol vaktim var içeride. En başından yazmaya başlayayım* Doğru bildiniz bu yazımızı Mısır’da, Kahire Havalimanı’nda nezaretten yazıyorum. Her zaman soruyorlardı, bu kadar seyahat ediyorsunuz başınıza ne ilginç olaylar geliyordur diye. Sanırım uzun bir süre en ilginç hikayemiz bu olacak.


SABAHA KARŞI 03:30

Kahire uçağının kalkış saati 06:45 olduğundan havaalanında erkenden olabilmek için güne biraz erken başlamıştım. Ama olsun, Atatürk Havaalanı lounge’unda kahvaltımı edecek, uçakta seyahat dergilerimi okuyacaktım. Akşama planım ise Maldivler’de, Phuket’te de olan Dusit Thani Lakeview Cairo’da palmiyelerle dolu havuz başında bir güzel dinlenmekti.

Aksam icin planim

PASAPORT KONTROL. SABAH 08:00

Kahire havaalanına saat sekiz sıralarında uçağım indiğinde tek hedefim vardı, bir an önce havaalanı dışında bekleyen beni otele götürecek şoföre ulaşabilmek. Uçağa yetişmek için fazlası ile erken kalkmıştım zaten. Kahire havaalanından dışarı çıktığınız anda, sizi 40 yıldır tanıyormuş da gurbetten gelmişsiniz gibi karşılayan taksicilere dert anlatabilecek durumda değildim. Öyle ki bir seferinde iki yana doğru açılan otomatik kapıdan dışarı çıktığımda bana doğru koşan ve gerçekten beni tanıdığını sandığım taksiciye az daha sarılıyordum da son anda bizi almaya gelen şoför kurtarmıştı beni. Bunları düşünürken, bir yandan da cep telefonumu açmış gelen mesajları okuyordum. İlk gelen mesaj tabii ki de başımıza bir olay gelirse diye konsolosluğun telefon bilgisiydi. Bugüne kadar bu mesajdan defalarca gelmişti ama hiç ihtiyacım olmamıştı. Şimdi de olmazdı herhalde. Şöyle bir göz gezdirip bir sonraki mesaja geçecektim ki konsolosluk telefonu olarak verilen numaradaki 312 yani Ankara alan kodunu fark ettim. Doğru mu okuyordum? Kahire Büyükelçiliği diye Ankara telefonu mu vermişlerdi? 

Konsolosluk bilgilendirme mesaji

Doğru ya, Mısır ile olan ilişkilerimiz biraz limoniydi bu aralar ve büyükelçimiz de Kahire’de değildi uzunca bir zamandır. Aman neyse canım bu durum beni de pek ilgilenmiyordu.Bir an önce pasaport kontrolünden geçip havalimanı çıkışında beni karşılayacak Samy’e gitmem gerekiyordu şu anda, diyerek telefonu cebime koyup havalimanı koridorlarında hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. 

Kahire Havalimanı

Pasaport kontrolüne geldim sonunda. Sıra o kadar da uzun değildi. Birkaç dakika içinde havalimanında dışarı çıkacaktım. Önümdeki sıra yavaş yavaş azalırken ve pasaport polisine doğru yavaş yavaş yaklaşırken birazdan olacaklardan habersizdim.

Pasaport kontrol sirasi

Sıra sonunda bana geldi. Pasaportumu Mısırlı polise uzattım ve artık alıştığım rutin kontrollerin yapılmasını bekledim. Bir yandan da bankonun yan tarafındaki ufacık metal parçasından yansıyan görüntüye; polisin pasaport sayfalarını tek tek çevirişine bakıyordum. Pasaportun en başından sonuna doğru hızlı bir tur attı, olmadı. İkinci kez ama bu sefer daha yavaş tüm vizeleri tek tek gözden geçirdi ama hala Mısır vizesini bulamamıştı. Alışmıştım ne de olsa bu duruma, o kadar vizenin içinden sıklıkla bulamadıkları oluyordu görevlilerin. Veya aynı vizenin üzerinde o kadar çok kaşe oluyordu ki okuyamıyor geçiyorlardı vizeyi. Bu yüzden kendimi hazırlamıştım da; “İsterseniz vizeyi gösterebilirim”.

Ama bunun karşılığında İngilizce “Bu mu? Bu tek girişlik vize!” demesini ise hiç beklemiyordum. İnsanın başından aşağı kaynar sular dökülmesi ne demekmiş o an anladım. İlk tepkim elimin suratımı kapatacak şekilde alnıma dogru gitmesi oldu. Yavaş yavaş alnımdan yanaklarıma doğru kaydı sonra da. Bu tek girişlik vizeyi ben daha önceki Mısır seyahatimde çoktan kullanmıştım ve “o zaman niçin üç ay geçerli, 30 gün kalma süreli vize veriyorsunuz madem tek girişlik olacaksa” diyemedim. Zaten pek de haklı olmazdım.

“Ne yaptım?” ben derken istemsiz bir şekilde bundan sonra olabilecekleri canlandırmaya başladı hayal gücüm. Polis ise bu sırada pasaportuma el koydu ve “Git orada otur, bekle!” dedi, havada salladığı eli hiçbir yeri gösterirken. Birkaç adım uzaklaştım bankodan ve çaresiz bir şekilde uzaktan bakmaya başladım. İlk iş eşimi aradim ki sonra benden haber alınamazsa en azından izimi bulabilsinler diye. Bir kere pasaportum kaybolursa bir daha çıkamam endişesi ile pasaportuma el koyan polisi gözümle takip ediyordum bir yandan da. Bütün sıra bittikten, benim arkamda olan herkes artık Mısır sınırlarına girdikten sonra pasaportumu alan polis geldi yanıma ve yine “Bekle!” dedi. Hala bir umudum vardı, ya geçmeme izin verirlerse diye. Biraz sonra ne kadar anlamsız olduğunu anlamaya başlayacaktım.

Hadi benim gözümden kaçmıştı, İstanbul’dan uçağa binerken havaalanında pasaportumu kontrol eden yer hizmeti görevlilerinin dikkatinden nasıl kaçmıştı? Pasaportu da normalde didik didik kontrol ediyorlardı halbuki. Sırf o yüzden sıra olmuyordu muydu, uçağa gidecek otobüse binmek için anlamsız bir şekilde acele ederken?

Aradan birkaç dakika geçmedi ki elinde pasaportum ile bir başka polis geldi. Omzundaki yıldız sayısı Mısır havalimanı kaderimi belirleyecek kadardı. Önce “Romanya’da mı yaşıyorsun?” dedi, pasaportumda birkaç gün önce geldiğim Romanya seyahatinden kalma kaşeyi gösterirken. Sanki bir çözüm bulmaya çalışıyor gibi gelmişti. “Geçen hafta oraya seyahat ettim sadece” dedim. Bir daha sordu, riske girmemek adına yine hayır dedim. Az ama içinde bulunduğum durum için yeterli İngilizcesi ile “This is problem” dedi. Buradaki problemin o kadar da önemsiz bir problem olmayacağını tahmin edebiliyordum. Aklıma ilk gelen ise bir zamanlar Suudi Arabistan’a giderken uçağın kapısında biletleri ve vizeleri kontrol eden görevlinin kocası olmadan tek başına seyahat etmeye çalışan bir kadına “Orası İstanbul’a benzemez, burada davrandıkları gibi davranmazlar size, oraya sizi böyle gönderemeyiz” demesi oldu. Acaba Cidde ne kadar İstanbul’a benzemiyordu, acaba Mısır ne kadar Suudi Arabistan’a benziyordu?

Bu kısa konuşmanın ardından beni alıp hemen yakındaki bir odaya götürdüler. Buzlu camlı, dışarıdan belli belirsiz bir koltuk olduğu görünen bir odaydı ki evrak işleri için bir tür bekleme odası olduğunu zannetmiştim. Ama odanın havaalanının pek de övündüğü yerlerinden olmadığı, kapının kirişinin altından geçen sanal ince bir sınır ile yerin mermerden kirli bir betona dönüşünden belli oluyordu. Artık üç metre uzağımdaki havalimanının o mermer zemini bir anda günlerce uzaktaymış gibi görünmeye başladı. Dışarıdaki Kahire Havalimanı kalabalığından görünmez bir duvar ile ayrıştırılmıştım sanki. Yine otur şuraya bekle dediler, dışarıdayken de gördüğüm soğuk yere sabitlenmiş bankı göstererek.

Bekleme odasi sandigim yer

KARAKOLDA. SABAH 09:00

İçerideki enerjiden küçük bir karakol olduğunu düşündüğüm bu odada beklemeye başladım. Karşımdaki bankonun içinde, üniformanın verdiği güven ve konuştukça dudaklarının arasında sallanan sigarası ile polis, karşısındaki adamı Arapça bilmeme gerek olmayacak şekilde azarlıyordu. Önce adamın bel çantasını boşalttı. Acele içindeki bir kadının çantasını tepe taklak boca etmesi gibi, içindekileri döktü bankonun üstüne. Neye baktığını anlamamış olsam da, aradığını bulamamıştı. Sıra adamın sırtındaki kampçılarınkine benzeyen büyük çantaya geldi. Ya orada da bir şey çıkmazsa diye, önceden gözlerinde kesin suçlu olan adama ayakkabılarını ve çoraplarını da çıkarmasını söylediler.

Bankonun içindeki polis de bu sırada sigarasının ucundaki izmarite doğru sessiz bir saldırı içinde olan külü yere silkiyordu. Tam o esnada içeriye benim pasaport kontrolümü yapan polis geldi. Bu kadar aramaya rağmen hala kendinden emin görünmeye çalışan ziyaretçi, bir fayda gelir umudu ile gelen polise de anlamadığım bir açıklama yaptı. O sakin pasaport polisi bir anda ortadan kayboldu, küçücük odada sesinin yankılanmasını umursamayan ve bas bas bağırmaya başlayan birisi haline geldi. İki elinin içi ile de adamın göğüs kafesine dokunuyordu. Arkasında bir kas gücü barındırmayan bu dokunma, otorite ile birleşince karakolun şanssız ziyaretçisinin geri geri adım atmasına neden oluyordu. Kemerinden içeri soktuğu yün kırmızı kazağı ve kotunun üstündeki tekrar giydiği botları ile pek de normalde geri gitmeyecek gibi görünen bu adam, sonunda sırtı duvara yapışmış buldu kendini. Ben de olabildiğince bakmamaya çalışıyordum. Adam gerçekten bir suçlu muydu yoksa sadece benim gibi vizesi hatalı birisi miydi bilmeden.

Birkaç dakika sonra elinde pasaportum ve arasında evraklar ile gelen bir başka polisi gördüğümde sonunda aynı uçak ile geri gönderecekler zannettim. Ama onlar uçağa gitmem yerine uçaktan uzaklaşmamın daha doğru olacağını düşünmüş olacaklar ki içinde olduğum odanın bankosunun yanından uzanan koridoru gösterdiler, elleriyle git yaparak. Koridorda yürürken emin misiniz bir hata yapıyor olmayasınız, uçak diğer tarafta der gibi omzumun üstünden arkama doğru baktım ama tekrar “Go, go!!!” cevabını alınca önümdeki koridorun sonundaki kapıyı açmak zorunda hissettim kendimi. Kapıyı açtığım esnada ise yarım saat önce girdiğim ama bir an önce çıkmak için sabırsızlandığım bu karakolu bile arayacak olmaktan endişe ediyordum.

Koridorun sonundaki kapıyı, tokmağından tutup açtığım saniyelerde içeride beni nelerin beklediğini hayal etmeye çalışıyordum. Her geçen dakika Kahire Havalimanı’nın mermerlerinden uzaklaşmak ve bilinmeyene doğru yaklaşmak içimin ürpermesine neden oluyordu. Kapı aralanıp içerideki karanlık duvarları gördüğümde National Geographic’teki Kabusa Dönen Yolculuklar geldi ilk aklıma. Sıkı sıkıya kapalı kapıyı açmış olmanın verdiği huzursuzluktan olsa gerek refleks ile içeri girdikten sonra kapıyı arkamdan kapatmaya çalıştım. Ama elimi, kapının koluna attığımda, kapının iç tarafında bir kol olmadığını fark ettim ve anladım ki burası bir bekleme odası değil, sadece kapısı bir taraftan açılabilen nezaretmiş.

Yaklaşık 8 metreye 8 metre, kare şeklindeki odaya uzanan, o karanlık ama kısa koridorda yürürken içeri doğru yaklaştıkça odayı sessizliğin kaplamaya başladığını fark edebiliyordum. Sonunda odanın içine geldiğimde yaklaşık 15 kişinin ağzından artık çıt çıkmıyordu ve uyumayanlar hariç tüm gözler bana dönmüştü. Samsonite bagajımı utanarak çekerken, pek de buraya ait gibi durmuyordum. Ama zaten kim buraya ait olarak kendini sınıflandırabilirdi ki. Herkes sanki benim yüzümden hararetli bir sohbeti sona erdirmişçesine gözlerini bana doğru çevirdi. O rahatsız edici bakışları ve burada çok kalmayacağımı varsayarak odadaki altı tane iki katlı ranzayı göz ardı edip, en yakın ve en güvenilir gelen yere, üstünde kırışık birkaç battaniye ve nevresim serili metal banka oturdum. Yanı başımda banklara uzanan adamları da görmemeye çalıştım. 

Ranzasi olmayanlar banklarda uzaniyordu

Birazdan yani sabah 10 gibi kalkacak Kahire-İstanbul uçağı ile geri göndereceklerini düşünürken odadaki sessizlik devam ediyor ve bakışlar üstüme çevrili durmakta ısrar ediyordu. En iyisi bu coğrafyaların en kabul gören girişini yapmaktı. Neden olduğum gerilim artırıcı sessizliğe bir son vereceğini düşünüp “Selâmün aleyküm” dedim. Bizim kattığımız anlamların uzağında sadece bir merhaba demek olan girişim, düşündüğüm gibi işe yaradı. “Wa alaikum assalam” diyerek selamımı aldılar. Hiç ben gelmemişim de o son on saniye hiç yaşanmamış gibi muhabbete kaldıkları yerden devam ettiler.

Ben de artık rahat rahat etrafı inceleyebilirdim. Bu sırada ise Prison Break’teki Panama hapishanesinden, yıllar önce seyrettiğim Tango ve Cash’teki Amerikan hapishanesinden görüntüler, hafızamın derinliklerinden gün yüzüne çıkıveriyorlardı.

Artık sürekli çıkarımlar yapar hale gelmiştim. İlk düşündüğüm şey ise madem çok kalmayacağım peki bu ranzalar neyin nesiydi? Ranza varsa ve bir de üstünde uyuyanlar varsa, uzun zamandır buradaydılar demekti. Sadece ranza yoktu, yerlerde de koltuklardan sökülmüş minderlerden yapılmış yataklar vardı. Metal, ofis işi gibi duran her yeri sökülmüş sandalyeler yapıbozumcu bir dekorasyon zevkinin ürünü değildi. Yatmanın oturmaktan daha önemli bir faaliyet olmasının doğal sonucuydu. Demek, içerisi olması gerekenden daha kalabalık oluyordu.

Kabusa dönen yolculuk Kahire Nezareti

Yoksa o uzaktaki yatakta iki kişi mi yatıyordu? Maalesef evet! Dışarı açılan pencerelerde demir çubuklar mı vardı? Evet, demek ki gerçekten içerdeydim. Peki çıplak ayakla gezen insanlar neyin nesiydi? Artık uzun süredir burada oldukları için evlerindeki halı gibi mi varsayıyorlardı, elinde faraşı ile temizlikçi gelene kadar üstü sigara izmariti ile dolan beton zemini? Duvardaki yazılar filmlerde gördüklerimden farklıydı, Arapçaydı hepsi. Bir de obsesif kişiliğin kaleminden çıkmış gibi görünen, hep aynı merkezden başlayan yüzlerce dalga dalga çizginin olduğu bir eser vardı duvarda. Burada vakit dışarıdaki kadar kısıtlı değildi anlaşılan.

Hapsedilmiş olmanın evrensel gerçeği, burada da geçerliydi; temizlik görevlisi içeridekilerin lojistik işlerine bakıyordu ücreti mukabilinde. Ama arka planda durduramadığım bir şekilde çalışan Aristo mantığım ise duruma daha farklı bakıyordu.

1. Afrikalı temizlik görevlisi ile çok samimilerdi.

2. Afrikalı temizlik görevlisi onlara sabun getirmişti.

3. Sabun temizlenmek içindi.

4. Demek ki uzun zamandır buradaydılar.

Bu da yetmemiş insanlar sabunu kokusuna göre seçiyordu. Kaç gündür buradalardı ki ve kaç gün daha kalmayı planlıyorlardı ki artık sabunun kokusu lüksüne gelmişlerdi. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde aynı yerde değildim henüz onlarla.

Omzundan çıkarmadığı çantası ile daha yeni olduğu belli, Network reklamlarından çıkmış gibi duran (belki hatırlarsınız beyaz top sakallı bir manken vardı; Satya Oblet), Sudanlı olduğunu öğrendiğim birisi bu grubun yanına gidip İngilizce nasıl sandviç alabileceğini sordu. Temizlik görevlisi geldiğinde kendisine gerekli çeviriler yapıldı. Sonu önceden belli kısa bir pazarlık başladı. Temizlikçinin dediği rakam kabul gördü sonunda. Ben de bu sırada beton zeminde üşüyen ayaklarımı carry on laptop çantamın üstüne uzatmış içinde bulunduğum durumu seyre dalmıştım. En son bu pozu herhalde geçen sene Facebook’taki arkadaşlarımın plajda uzanmış ayaklarını çektikleri fotoğraflarında görmüştüm. Neye niyet, neye kısmetmiş meğer…

Sanki plajdayim

Anladım ki kimileri İngilizce konuşabiliyordu. Ben de en iyisi kaç gündür burada olduklarını ve niçin beklediklerini sorayım dedim. Her ne kadar verecekleri “kaç gündür burada olduğumuzu unuttuk artık” cevabı beni korkutuyor olsa da oturduğum yerden kalktım. Odanın tam karşısındaki duvara bitişik ranzaları ve koltukları işgal eden gruba yaklaştım.

Öğrendim ki beş Filistinli imişler ve dokuz gündür buradalarmış. Bildiğiniz sokaklarda görebileceğiniz gençlerdi aslında. Neyi beklediklerini bilmiyorlardı. Sadece Gazzeli olduğumuz için böyle diyorlardı. Kaç gün daha, bu teknolojiye görece izin veren tek bir prizin olduğu, 15 kişinin şarj sırası beklediği bu kilitli odada olacaklarını bilmiyorlarmış. Mısır’a çalışmak için gidip geliyorlarmış ama maalesef bu sefer almamışlar sınırdan içeriye.

Sürekli Arapça sohbetlerinin arasında geçen iPhone, Samsung gibi kelimeler burada olmayı artık pek de umursamadıklarını gösteriyordu. Çok sayıda Suudi Arabistan seyahatimden öğrendiğim az sayıda arapça kelime sayesinde fiyatlarından bahsettiklerini de anlamıştım. Zaten niçin burada olduklarına dair hikayelerinin farklı bir versiyonunu ilerleyen saatlerde dinlediğimde, bu odanın ne kadar da hayatlarının bir parçası olduğunu öğrenecektim. Ama o bilgiyi henüz almama daha vardı ve sadece belirsiz bir nedenle burada tutulduklarını zannediyordum.

Tekrar yerime gidip geri oturuyorum. Oturmaktan başka yapacak da yok ne de olsa. Çantamdan bir dergi çıkartıyorum, uçakta okumak için aldığım Time dergisini. Birkaç satır okuduktan sonra buranın bu dergiyi okumak için doğru bir yer olmadığını hatırlıyorum. Malum Discovery belgesellerinden biliyoruz içeride biraz daha sert görünmek lazım. Dergiyi sıkılmak pahasına tekrar çantaya geri koyuyorum.

Bu sırada hemen yanımdaki ranzada, geldiğimden beri yatan birisi doğruluverdi. Hafiften Kleopatra gibi yan dönerek uzanıp dirseğini yatağa dayadı. Kafasını da eline yaslayıp, yatağın etrafında dört beş kişiyi bir anda toplayıverdi ve onlarla muhabbet etmeye başladı. Birkaç dakika sonra ise ranzanın üst katından atik tek bir hareketle aşağı inip, ayağına geçirdiği terlikleri sürüye sürüye tuvaletin yolunu tuttu. Lost’taki Irak Cumhuriyet Muhafızı Sayid’e benziyordu ilk bakışta. Sonradan da bu tahminimin ne kadar doğru olduğunu öğrenme fırsatım oldu. Tekrar yanıma geldiğinde ise sanki sürekli konuşuyormuşuz gibi muhabbetimiz başladı.

Neredensin diye sordu hemen girişte ve ardından kendi hikayesini kendine göre anlatmaya başladı. Meğersem Suriyeli eski bir subaymış ve ordudan ayrılmış. Dediğine göre ise Suriye’ye giderse ölü birisi olacakmış. Bunun için önce Mısır’a gelmiş, almamışlar. İstanbul’a gitmiş oradaki pasaport polisi de pasaportunda geçmişten kalan sahte bir vize olduğu için almamış onu. İlk uçakla göndermeye çalışmışlar. O ise düşündükleri kadar kolay pes etmemiş, direnmiş. Ellerindeki kelepçe izlerini gösterirken 20 kişi geldiler üstüme, kadınlar havaalanında ağladı beni görünce dedi, abarttığını düşünmeme neden olacak şekilde. Bir de bana “şirifsiz” ne demek diye sordu dili döndüğünce. Sürekli ona bunu söylediklerini söyledi. Diyemedim ne anlama geldiğini, sinirlenmesin diye.

Tam bu sırada odamıza yeni birisi daha geldi, Jamaikalı olduğunu iddia eden bu kişi ise kapıdan girer girmez ince koridorun duvarında kendi gördüğü nesneleri parmağı ile saymaya başladı. Evet koğuşumuzun akli yönden hasta olan karakteri de gelmiş oldu böylece. Bir o eksikti senaryoda, artık tamamız. Elindeki bavulu itina ile yere koydu ama bir türlü yerini beğenemiyordu. Sürekli bir milim sağa bir milim sola koyup duruyordu. Herkesin gözü ondaydı ama bu onun pek de umrunda değildi. Eliyle havadaki birkaç hayali nesneyi daha sayıp oturdu sonunda, parçalara ayrılmamış yegane metal büro tipi sandalyeye.

GERİ DÖNÜŞ UÇAĞI HAVALANDI. SABAH 10:30

Saatler ilerliyordu ve ilk THY uçağını kaçırmıştım ve artık iyimserliğim azalmaya başlamıştı. Ama öte yandan her ne kadar sadece yiyecek olarak bir koli ekmek vermiş olsalar da sanırım yemek konusunda endişelenmeme hiç gerek yoktu. Evet doğru okudunuz karton koli ile ekmeği odanın tam orta noktasına yere bırakmıştı polis. O kadar kötü olmalı ki kimse dönüp bakmamıştı bile ekmeklere. Sadece masanın üzerine koymuşlardı yerde durmasın diye.

Bir koli ekmek

Ama polislerin tersine aynı odayı paylaştığım, bu hiç tanımadığım insanlar epey bir dost canlısı ve misafirperver çıktı. Kendimi misafir, onları da ev sahibi olarak nitelendirmem pek hoş değil ya neyse… “Bir ihtiyacın olursa mutlaka söyle” diyenlerden, bisküvi, hurma ve kuru kayısı ikram edenlere kadar, herkes pervane olmuş durumda. Kaderin bir cilvesi sonucu ilk yemeğimin Eti pötibör bisküvi olması da ayrı bir ironi.

Hiç su vermemiş olmaları da önemli değildi, arkadaşlar kahve de ikram ettiler. Gerçi elektriğe bağlı basit bir tel ile ısıtılmış, cam bardakta kaynayan su pek de iç açıcı gelmiyor. Olsun, her ne kadar Caribou’dan veya Starbucks’tan alınmış karton bardaktaki light süte filtre kahve olmasa da hiç yoktan iyiydi. Tabii ki buradaki kahve tek kullanımlık karton veya plastik bardakta da değildi. Kim bilir kaç kişi tarafından kullanılmış ve arada bir yıkanmış cam kupaya doldurulmuştu sabah kahvem. Hemen yanıma koydukları bardaktan ısrarlarına rağmen içmemek sağlık için daha mı iyiydi, yoksa içip onlarla biraz muhabbet etmek daha ne kadar kalacağımın belli olmadığı bu yerde daha mı akıllıcaydı? Birkaç yudum alayım en iyisi… 


ÜÇÜNCÜ UÇAK DA GİDİYOR. SAAT 14:00

Artık beş saat oldu, kaldığım yerden yazmaya devam edeyim çünkü tekrar ilk anki moral bozukluğu aşamasına geri geliyorum. O zaman da belirsizlik vardı, şimdi de ne zaman geri dönebileceğim ile ilgili aynı belirsizlik var. Geri dönen ilk iki uçağı zaten kaçırmıştım ama artık İstanbul’a üçüncü uçuş olan Mısır Havayolları uçağının da kapısı kapanmak üzere ve hatta rötar yapmadıysa muhtemelen kapandı.

Her kapı açıldığında, birisini daha içeri getiren polise, anlamsız bir çaba ile yönleniyorum. Daha fazla içinde olduğum durumu kabul etmeme gerek yok. Derken soru sormama bile fırsat vermeden kapıyı arkasından kapatıp gidiyor. Aradan birkaç dakika geçiyor yine geliyor, bu sefer de ben gitmiyorum sonuçta içeride bir havam var. Bu sefer de kapıda bekliyor ve yanına gelen bir kişinin sorusunu canı istediği için cevaplıyor. Neyse bu kadar zaman durduğuna göre benim de sorumu cevaplar, bir gideyim yanına.

Bu nedir ya, tam gidiyorum yine çıktı gitti. Ben de garsondan hesabı isterken tam arkasını dönünce havada kalan elini saçına götüren her delikanlı gibi bozuntuya vermeden kapının hemen yanındaki tuvalete yöneliyorum.

Normal şartlarda en kötü dinlenme tesislerinde göreceğiniz tarzda bir moda ile dekore etmeyi uygun görmüşler tuvaletleri. Duvarlarındaki hamam böceği figürlerini ise hareket katması için unutmamışlar. Kırık fayanslar ise zula için düşünülmüş herhalde. Aynalar da sizin kendinizi görmeniz için değil postmodern bir tarzda odaya hacim katması için iç mimarın zevki ile eklenmiş.

Bunu yazarken koğuşumuzun akli yönden hasta olanı beğenmedi carrefour.fr reklamlı doğa ile dost çadır bezinden poşetinin yerini, birkaç milim daha yana koydu.


ÖĞLE YEMEĞİ VAKTİ. SAAT 15:00 

Libya, Sudan, Malezya, Filistin, Bangladeş, Suriye’den gelen insanlar ile doldu artık oda. İçeriye yeni üç kişi geliyorsa, sadece bir kişiyi adı ile çağırıyorlar ki onlardan bazıları da geri getiriliyor. Gelenlerle birlikte odanın içinceki bavul sayısı da artıyordu.

Umarım bu akşamki uçakla dönerim diyorum. Öğleden sonra oldu artık ve sabahtan bu yana, altı saattir buradayım. Güneş de sanırım binanın diğer tarafına gitti çünkü içerisi karanlık olmaya başladı. Bir çok kişi gün ışığının gitmesi ile hiç su ve sabun köpüğü ile karşılaşmadığını düşündüğüm battaniyelerin ya altına girdi ya da üstüne uzandı. Metal banklarda yatmaya başladılar. Metal bankta yatmak istemeyenler ise aynı ranzayı paylaşma pahasına yataklara girdi. 

Kapı tekrar açıldı, iki yeni kişi daha geldi. Son gelen de carry on laptop çantası ile benim gibi görünüyor. Aaa, uzakdoğuluymuş… Sonradan öğrendiğime göre de Çinli imiş… Tam da bunları yazarken birisi yanıma gelip aksanlı İngilizcesi ile “come on, come on, join us” dedi. Odaya sonradan gelen, Filistinli gencin beni gruplarına konuşmak için çağırdığını zannedip kendimden beklemediğim çeviklikle “OK!” diyorum ve bavulumu çekerek yanlarına gidiyorum. Ben de oturup durmaktan sıkılmıştım doğrusu.

Meğersem yer sofrası yapmışlar ve yemeğe davet etmişler beni. Krema, ton balığı, patates kızartması, cips, ketçap ve ekmekten oluşan yer menüsü bu açlıkta en iştah açıcı hali ile karşımda duruyor. Her ne kadar kibarlık etme zamanı olmasa da, adamların o kadar kalabalık olması, sofrada bir ek boğaza daha nasıl tolerans göstereceklerini düşündürüyordu bana. Bir söz söyleyeceklerinden değil, tam tersine hepsi ısrar ediyordu, bunca gündur burada olan insanların benim yüzümden az yemesine razı olamadığımdan. Kendimce belirlediğim bir lavaş hakkımı, enerji verebilecek patates kızartması, ketçap ve salam ile kullanmayı planlıyorum. Ama bırakacak gibi değillerdi, bu kadar az yediğim için.

Yer sofrasının diğer ucundan bir lavaş geldi uçarak, bunu da mutlaka ye diye. Daha birkaç saat önce gelen, odanın en girişken ve bir o kadar da bu duruma alışkın görünen Filistinli arkadaştı lavaş için ısrar eden. “Yemek olduğu zaman kibarlık olmaz” diyordu bir yandan da…


HAYALLER. SAAT 17:00

Geçen bunca saate rağmen Türkiye’deki arkadaşlarımın haber verdiği konsolosluktan, bir ses çıkmamıştı. Mısır’a indiğimde operatörden otomatik olarak gelen o zamanlar hiç umursamadığım kısa mesajdaki konsolosluk telefonuna bu kadar ihtiyacım olacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Burada kalacağım kesinleşince arkadaşlarımı arayıp vermiştim kısa mesajda belirtilen konsolosluk telefon numarasını. Meğersem Ankara’daki dış işleri bakanlığının call center’ı imiş çok sonradan öğrendiğime göre. Bir tür müşteri hizmetleri… Doğru ya doğru, arkadaşlarım telefon ettiğinde bir umut yardım ederler diye düşünmüştüm. Arkadaşımdan sonradan öğrendiğime göre ya onları ya da beni arayacaklarını söylemiş telefondaki görevli. Herhalde yardım etmek için uğraşıyorlardı taa uzaklardan…

Neyse, hayal dünyasından, içinde bulunduğum küçük odama geri döneyim. Hızlı kurulan sofra bir o kadar son sürat kaldırılmıştı, o ziyafetten eser yoktu ortalıkta. Bu arada kapıya gelen polis, sürekli Muhammed diye birilerini çağırıyor neredeyse herkesin adı Muhammed olduğundan. Bir kendisine Gazzeli demek istemeyen girişken Filistinli arkadaşım dışarı çıkıyor, bir Suriyeli eski subay dışarı çıkıyordu.

Artık adım “Turki” olmuştu. Odada prizi bile tarif ederlerken Turki’nin orada diyorlardı. Benim de telefonumun pili bitmek üzere, artık %16 kaldı. Telefonun ekran parlaklığı minimumda, tüm bağlantılar kapatıldı, pil dayansın diye. Sadece SMS ile mesaj göndermek için kullanıyorum. İşin kötüsü sadece yanımda bilgisayardan şarj eden ara kabloyu getirmiştim. Nasıl olsa beş yıldızlı uzak doğu stili otel odamda kalırken rahat rahat bilgisayardan şarj ederim diye düşünmüştüm. Dusit Thani LakeView Cairo otelinde kalacaktım ne güzel. Muhtemelen bu saatlerde havuz başında dinleniyor olurdum. 

Dusit Thani Cairo Lakeview Hotel

Planlandigim Kahire seyahati

Dusit Thani Lakeview Cairo.jpg

Havuza gitmeye üşendiysek de metrelerce yüksekten, lobinin aynalı tavanından sallanan yüzlerce yıldız şeklindeki lambanın altında, havuzdan dökülen su seslerinin arasında lobide arkadaşlarla keyifli bir sohbet ediyor olurdum… 

Dusit Thani lobi

Dusit Thani Cairo Lakeview lobisi

Dusit Thani Cairo Lakeview.jpg

Tamam, şimdi sallanan avizeler, kırmızı kadife koltuklar, odanın ortasında ortama huzur veren bir havuz istemiyorum ama en azından halı, koltuk veya yastık olsaydı yeterdi.  

Yazının devamı için tıklayın

Pages: 1 2

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *