Paris’te Kötü Bir Otelde Kalırsanız Başınıza Bunlar Gelebilir!

Paris’e seyahat edecekler aman dikkat!! Bizim ağzımız yandı sizin yanmasın :). Paris’te doğru otel seçimi, hem Paris tatilinizin selameti hem de daha sonra Paris’i kötü bir anı gibi hatırlamamak adına önemli. İlla Paris olması gerekmez tatilde diyelim en iyisi. Geceden geceye başımızı sokacağımız bir yer arıyoruz biz, yok oteldi yok yıldız sayısıydı çok da önemli değil hiç demeyin :), biz de öyle düşünüyorduk :). Ta ki otel seçiminin ne kadar önemli olduğunu Paris’te anlayana kadar. Madem öyle en başından başlayalım, Paris’te yanlış otel seçince tatilin nasıl felakete dönüştüğüne.

Amsterdam’dan araba kiralamıştık, Paris’e gidebilmek için. Pek de mutluyduk o sırada, bir tatilde iki ülke, iki güzel şehir görecektik çünkü. Güle oynaya vardık Paris’e. Arabamızın navigasyonundaki önceden kaydedilmiş kadın sesi bizi Paris’teki otelimizin, yani Bruxelles et du Nord’un kapısına kadar da getirmişti. Otelin yakınında bulduğumuz otoparka aracımızı bırakıp elimizde bavullarla otelimize giderken nasıl bir tatile başladığımızı bilmiyorduk.

Otel ile ilgili arama motorlarından rezervasyon yaparken zaten çok düşük tuttuğumuz beklentilerimiz, iki kişilik iki eski koltuktan oluşan lobisinden girdiğimizde daha da düşmeye başladı. Ama yine de Kuzey Afrikalı olduğunu tahmin ettiğimiz resepsiyon görevlisinin yanına gelip, bavulumuzun ön gözünde elimizin kolay ulaşabileceği yerde hazır tuttuğumuz rezervasyon çıktısını kendisine uzattığımızda karşılaşacağımız tepkiyi beklemiyorduk. Rezervasyon kağıdımızı alıp pek umursamayan gözlerle inceleyen resepsiyonist, daha da umursamaz bir eda ile bizim kalacağımız odanın olduğu katı su bastığını ve bu nedenle hiç müsait odası olmadığını söyleyerek Paris tatilimize start verdi.

İngilizce, Fransızca ve aralara serpilen bolca Türkçe kelimeler yumağından oluşan karşılıklı tartışma, karşı tarafın sarf ettiği “benim sorunum değil” cümleleri, bizim savurduğumuz, ne işe yarayacaksa, “polis çağırırım” tehditleri ile daha da alevlendi. Sonunda artık halimize acıdığından mı yoksa tehditlerimiz ve anlamadığı yüksek sesle tekrar eden Türkçe kelimeler yüzünden mi bilinmez, bize bir iyilik yapabileceğini söyleyerek işi tatlıya bağlamaya çalıştı. Fransızca bir siteye girerek bizim adımıza yakınlardan benzer bir otelde iki gecelik rezervasyon yaptı.

Arabayı park ettiğimiz yerde bırakmaya karar verip, bavullarımızı alıp yeni rezervasyon yapılmış otelimize doğru yola çıktık. Başımızı sokabileceğimiz yeni otelimize girip sadece resepsiyondan oluşan küçük bir oda büyüklüğündeki lobisini gördüğümüzde minimumda tutttuğumuz beklentilerimiz artık eksiye düşmüştü. Ama daha karşılaşacaklarımızdan habersizdik. Adımıza yapılmış bir rezervasyon olduğunu söylediğimiz resepsiyonist tavana yakın köşede asılı televizyondan gözünü zor alarak pasaportlarımızı istedi. Eline aldığı pasaportları alması ile “rezervasyonunuz yok” diye geri vermesi bir oldu. Nasıl? Anlamayamamıştık, çünkü daha yeni yapılmıştı rezervasyonumuz. Ama beyhude, açıklamalarımız bir şey ifade etmedi ve televizyonun sihirli dünyasına sanki biz orada değilmişiz gibi geri döndü.

Elde bavullar, söylene söylene tekrar ilk rezervasyon yaptırdığımız otelin yoluna koyulduk. Tekrar İngilizce, Fransızca, Türkçe cümle yumakları birbirine girdi lobinin eskimiş mobilyalarının üstünde. Bizim Fransızca bildiğimizden veya resepsiyonistin Türkçe bildiğinden değil, bazen kendini dışa vurmanın en iyi yolunun ana dilin olmasındandı :), İngilizce dışında anlaşmada hiçbir fayda sağlamayan ekstra kelimelerin kullanılıyor olması. Sonunda resepsiyon alanının içindeki külüstür bilgisayarına geri döndü ve bizim için bir rezervasyon daha yaptı bir siteden. Tekrar yola çıktık, yakınlarda bulduğu daha Paris’i gezmeye başlamadan Paris’te göreceğimiz üçüncü otelimize.

Sahne değişti ama oyun değişmedi ve bilindik anlar tekrarlandı. Yine daracık bir lobi, yıpranmış ve bakımsız mobilyalar, mağrip kökenli bir resepsiyonist. Yine üç gecelik rezervasyonumuz olduğunu söyledik. Yine “adınıza yapılmış bir rezervasyon yok!” cümlesi ile karşılaştık. Ama bu seferki daha arkadaş canlısı çıkmıştı, pasaportlarımızdan Türk olduğumuzu anlayıp, siyasetten konuşmaya başladı. İşe yaramıştı kısa muhabbet, “isterseniz bir gecelik müsait odam var” cümlesi duymuştuk sonunda. Üç gece kalacaktık Paris’te ama denize düşen yılana sarılır atasözü kulaklarımızda çınlarken, daracık merdivenlerden elimizde bavullarla yukarı çıkarken bulduk kendimizi.

Lobide o anki haline bakıp, fabrikadan çıktığında ve otelin yerine serildiğinde ne renk olduğunu tahmin etmemizin imkansız olduğu, gri – siyah üzeri, toz – kir puantiyeli, incecik halıda bavulumuzun tekerlekleri sürünürken ne kadar kötü olabilir ki, yatmadan yatmaya geleceğiz diye aklımızdan geçiriyorduk. Odamızın olduğu katın koridoruna geldiğimizde ise ardına kadar açık ve kilidi çalışmayan tüm katın tek ortak tuvaletinin kapısı bu sorumuza da cevap oldu.

Nuhnebiden kalma, çalınmasın diye kocaman tuttukları anahtarlığımızın ucunda sallanan anahtarımız ile odanın kapısını açtığımızda ise durum iyileşmemiş daha da kötüleşmişti. Çünkü odada, banyo ve tuvaletin olması gereken yerde bir metrekarelik (gerçekten) bir boşluk ve burada da bir lavabo vardı sadece. Ayrıca yerler kesinlikle çoraplarınız ile basmak istemeyeceğiniz kadar (en azından daha sonra çorapları yakarak imha etmek istemiyorsanız) kirli idi… Elbette mermer kaplı bir Hilton tipi lavabo ve ayağımızın içinde kaybolacağı kadar yüksek tüylere sahip duvardan duvara bir halı beklemiyorduk ama bu kadarına da hazır değildik.

Her tuvalete gidişimizde diğerimiz kapıda nöbet tutuyordu, malum tuvalet koridordaydı, ortaktı ve kapısının kilidi çalışmıyordu. Odaya geldiğimizde de güvenlik durumu farklı değildi. Birileri gece biz uyurken kapıyı açmaya kalkarsa diye sandalye yerleştiriyorduk kapının arkasına. MacGyver’dan edinilmiş ilham ile sandalye hafif çapraz ve iki ayağı yerden kesik duruyordu ki birisi kapıyı açmaya çalışırsa düşüp ses çıkarsın. Dile kolay bir nesil MacGyver ile yetişti, zorda kalırsak sakızdan lazer silahı bile yapabiliriz J. Bu vesile ile MacGyver’ı da yad edelim.

Sonunda bir geceliğine de olsa başımızı sokacak bir yer bulmuştuk. Ama Paris’teki ikinci gün nerede kalacağımız hala belli değildi. Sabah kalkıp bu kadar düşük konforlu olmasına rağmen dolu olan otelimizden ayrıldık ve tekrar elde bavullarla ilk otelimizin yolunu tuttuk.

Dünkü resepsiyoniste yanlış rezervasyon yaptığını, gönderdiği otelde yer olmadığını, sadece bir gece kalabildiğimizi Türkçe ve İngilizce anlattık. O da bu sırada Fransızca ve Arapça bize cevap vermekle meşguldü. Bir yandan da başka otelleri araştırıyorduk resepsiyonistin internete bağlı bilgisayarından. Ama aynı gece için Paris’te yer bulmaya çalışmak o kadar zordu ki, her yer doluydu, boş oteller de çok pahalılardı. Sonunda bir otel bulmuştuk, ama önerdiği otel biraz daha uzaktaydı ve biraz daha pahalıydı. Olsun, fark etmezdi, kalacak bir yer bulmuştuk ya. Otel arama sitesinin Fransızca sayfasından adımıza rezervasyon yaparken kredi kartı bilgilerimizin odanın satın alınması için gerektiğini belirtti. Rezervasyonu yaptıktan sonra da yeni, uzak, pahalı ve önceden ödenmiş otelimizin adresini tarif edip, çok yakınmış gibi sadece iki metro değiştirerek ulaşabileceğimizi müjdeledi. Şimdi yazarken düşünüyor da insan basiretimiz bağlanmış, akıllanmamışız anlaşılan, yine aynı adama nasıl güvenmişsek :).

Başımıza gelenler daha bitmedi :) yazının devamı için tıklayın

Pages: 1 2

You may also like...